Kanlıderenin iki yakasında iki aile tam dört asır çatıştı. Onun bir yakasında tarihin hıncı, öteki yakasında Yavuz Sultan Selimin hatırası yaşıyor!

Aşaşıda yer alan yazı Cumhuriyet gazetesinde yarım asır önce 10 Ekim 1952 de İsmail Habib imzası ile yayınlanmıştır.
Yazı günümüz Türkçesi ile güncellenmiştir.

MARAŞ ve KANLIDERESİ

Ahırdağı eteklerine güneyden kuzeye doğru enlemesine yaslanan Maraş'ı, güneyden kuzeye doğru kıvrılarak akan bir dere ikiye ayırır. Güçlü bir zelzelenin oluşturduğu derin bir yarığı andıran yatağının dibinde cılız ve parlak bir su akar gider. Zorlu ve çatlak görünümlü bu dereye birde Kanlıdere gibi ürkütücü bir isim takılmıştır. Aslında bu ad ona takılmışta değil, o lakabını kendisi yarattı...

Maraş'ın, Yavuz Sultan Selim'den önceki hareketli oynak tarihinin, Yavuz Sultan Selim'den sonra şehrin içine sıkışması bu depremi yaratmıştı. Denizde dalgayı yaratan rüzgardır. Ancak rüzgar kesilince dalgalar hemen durulmaz bir süre daha devam eder.

Maraş'ın çalkantılı tarihinin rüzgarı durmuştu. Kanlıdere o tarihin ölü dalgasıdır. Ne çalkantılı bir tarihti o! Önce Emevi ve Abbasi müslümanlar ile Bizanslı'lar arasında futbol topu gibi devletten devlete gidip gelen bir savaş beldesi gibiydi. Hangi devletin daha güçlü olduğunu anlamak için Maraş'a kulak vermek yeterliydi. Eğer ezan sesi duyuluyorsa Müslüman devletlerin güçlü durumda olduğu anlaşılırdı, yok çan sesi duyuluyorsa Bizans'ın borusu ötüyor demekti...

Selçuklu'lar geldi, Bizanslı'lar gitti. Arap'lar gitti Türk'ler geldi derken, Maraş II. Kılıçaslan ile Suriye hükümdarı Nurettin arasında gidip gelmeye başlamıştır. Eskiden ezan ile çan arasında gidip gelen Maraş'ta artık gidende Türk'tür gelende.
Selçuklu'lar kuvvetli ise Maraş Anadolunun güneye karşı bekçisi, Moğollar yüzünden Selçuklu'lar zayıfladığında Mısır'ın Anadolu'ya karşı bekçisi olmuştur. İster kuzeydeki devletten güneye, isterse güneydeki devletten kuzeye olsun ilk yumruğu hep Maraş yemiştir. Taa ki Dulkadiroğulları, Maraş'ı ele geçirene kadar. Maraş artık bekçi değil bir Devlettir. Devlet ama küçük bir devlet. Yanıbaşında kocaman Mısır devleti var. Onu hiç rahat bırakırmı? Devleti kuran Karaca Bey devlete adını veren Dulkadir beyin oğludur. Mısırlı'lar Karaca Beyi yener. Karaca Beyin oğlu Halil Bey Mısırlı'ları yener. Mısırlı'lar Halil Beyi kardeşi İbrahim Beye öldürtürler. Karaca Beyin diğer oğlu Sulu Bey Mısırlı'ları tekrar yener. Yine aynı şey, Mısırlı'lar Sulu Beyi yeğeni Ali Beye öldürtürler. Dışarda düşmanları yen, içerde ihanete yenil....

Ancak diğer tarafta kendisine hudut güçlü Osmanlı Devleti vardır. Maraş iki güçlü devlet arasına sıkışmış gibi görünsede aslında bu iki devlet arasındaki dengedir. Halil Beyin oğlu Nasıreddin Mehmed bu dengeyi iyi kullanır. Mısırlı'larla anlaşıp Karaman Beyliğini, Osmanlı ile anlaşıp Kayseriyi alır.

Halil Beyin oğlu Şişman Süleyman tam bir zevk ve sefa düşkünüdür. Savaş, gürültü hiç ona göre değildir. "Sefa sürmez isen hüküm sürmenin ne anlamı var?" onun hayat felsefesini yansıtmaktadır. Dört karısı, sayısız cariyesi ve kırk beş çocuğu vardır. Yetişkin beş kızının güzelliği ise dillere destandır. Aşık Paşazadenin anlatımına göre İkinci Murat, Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa'ya şöyle demiştir:

- "Halil! dilerim ki oğlum Mehmed Sultanı everem. İlla Dulkadir Oğlunun kızın alam dirin. Ve hem Türkmen bizimle doğruluk eder."

Beş kızın en güzeli Siti Hatun böylelikle Fatih Sultan Mehmed ile evlendirilir. Şişman Süleyman Bey, damadının İstanbul'u almasına çok böbürlenmiştir. Kendisi zevk ve sefa içinde ölür.

Süleyman Beyin dört oğlu vardır. En büyüğü İskender Bey tahta geçer. İkinci oğlu Budak Bey Mısır'da, Üçüncü oğlu Şehsuvar Bey ise Fatih Sultan Mehmed in yanındadır. Mısırlı'lar Budak Bey vasıtası ile tahttaki İskender Beyi öldürtürler. Fatih Sultan Mehmet, Şehsuvar Beyi göndererek Budak Beyi kovdurur. Mısırlı'lar Şehsuvar Beyin üzerine büyük bir ordu gönderirlersede, çok büyük bir bozguna uğrarlar. İkinci gönderilen orduda aynı akibete uğrar. Mısırlı'lar artık her çareye başvururlar. Türkmen Beylerini satın alırlar. Gönderilen üçüncü ordu sonuca ulaşır ve Şehsuvar Bey Kahire'de asılarak ölür. Dört kardeşin sonuncusu Alaüddevle, asıl adı ile Bozkurt Bey iri yarı cesur ve heybetli bir adamdır. Fatih Sultan Mehmed'in yardımı ile tahta geçer.

Bozkurt Bey daha sonra kızı Ayşe Hatun'u II. Beyazıd'a verecektir ve bu birleşmeden Yavuz Sultan Selim doğacaktır. Diğer kızı ise Mısır Sultanı ile evlenir. İki güçlü damad sayesinde Alaüddevle Bey ak saçlı bir ihtiyarlık dönemi yaşarken diğer kızı Benli Hatun'u İran'dan Şah İsmail ister. Alaüddevle Bey kızını Şii olan Şah İsmail'e vermek istemez. Genç ve mağrur Şah güçlü bir ordu ile Maraş'ın üstüne çöker. Alaüddevle Bey dehşet içinde dağlara kaçar. Şah İsmail hıncını oğlundan ve torunlarından alır. Onları yaktığı söylenir.

Aradan sekiz yıl geçer Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile savaştığı Çaldıran seferine çıkar. Alaüddevle Bey için Şah İsmail'den intikamını almak için ne güzel bir fırsat! Fakat Alaüddevle Bey, tam tersini yapar ve Yavuz Sultan Selim'i arkadan vurmaya çalışır. Osmanlı tarihinde bu olay hıyanet olarak adlandırılır. Halbuki o asıl tehlikenin nereden geldiğini sezmiştir.
Şah'tan intikamını almak tatlıdır, fakat padişaha hürriyetini kaptırmak çok acıdır.
Bir tarafta uzaklaşan dünün acı hatırası, diğer tarafta yaklaşan yarının tehlikesi.
Şaha yüklenmenin zevki, Padişaha karşı durmanın vazifesi.
Bir yanda duygular, diğer yanda irade
Doksanlık Alaüddevle Bey vazifeyi zevkten, bağımsızlığı intikamdan üstün tutmuştur, kalbinin sesini kafası ile bastırmayı bilmiştir.
Doğrusu yaman adammış...

Çaldıran savaşının dönüşünde Yavuz Sultan Selim, Sadrazam Sinan Paşa ile Şehsuvar Beyin oğlu Ali Beyi Alaüddevle'nin bertaraf edilmesi ile görevlendirir. Alaüddevle Bey savaşta yenilir. Maraş'ta ele geçirilen Dulkadir Oğulları hazinesi Şah İsmail'inkinden kat kat zengindir.

Savaşta Alaüddevle Beyin kellesi uçurulur. Yavuz Sultan Selim onun kızının oğlu, Ali Bey ise kardeşinin oğludur. Yani, kellesini uçuran yeğeni, uçurtansa torunudur!

Dulkadir Oğulları'nın bağımsızlığı elden gider ama taht kalmıştır. O tahta oturan Ali Beyin başında taç yoktur ama yüreğinde sadakat vardır. Çaldıran ve Mercidabık savaşlarında çok yararlıkları görülmüştür. Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk zamanlarında en tehlikeli isyanları bastıran hep o olmuştur. Dulkadirler derenin doğusunda eski bir hanedan olmakla, Bayazıt'lar ise derenin batısında Yavuz Sultan Selim'in askeri temsilcisi olmakla öğünüyorlardı. Arada kalan dere her iki yanındaki soylu ailelere hak verdi ama onlar ortalarındaki dereyi hiç rahat bırakmadılar.

İki aile arasında kavgalar dört asır sürdü. Bu kavgalar sık sık ölüm ile sonuçlanıyor, zaman zaman bu kavgalar savaş halini alıyordu. Ara sıra iki aile arasında barış yapılıp kavgasız dönemler geçsede, sakin geçen bu dinlenme dönemlerinden sonra yine kanlı mücadele başlıyordu. Kavgalara işte bu dere evsahipliği yaptı. Şehri ikiye ayıran dere şehirliyide ikiye böldü. Aralarındaki sınır oldu. İşte derenin Kanlıdere diye anılması bu sebeptendir.

Her iki ailedende Maraş'ta üst makamlara gelen değerli yöneticiler yetişti. 1795 yılında Gaziantepte Seyitler ile Yeniçeriler arasındaki kanlı çatışmayı bastırmak üzere görevlendirilen Maraş Beylerbeyi Ömer Paşa Dulkadir Oğullarındandı. Yolda kurulan bir pusuda kurşunlanarak şehit edilmişti. Bu olaydan kırk yıl sonra, Mısırlı İbrahim paşanın kuvvetlerini Maraş'tan kovan Vali Süleyman Paşa ise Bayazıt ailesindendi.

Osmanlı İmparatorluğu çöktü, Maraş'a Fransız ordusu girdi. Kanlıderenin artık her iki yakasının sakinleri bir bütün olarak Fransızlar'ı kovmak için birlikte savaştılar. Dört asırlık Kanlıdere Osmanlı İmparatorluğu ile tarihe gömüldü. Kanlıdere yirmiüç günlük bu mücadelenin sonunda Şanlıdere oldu....


<< ANA SAYFAYA DÖN
<< GERİ DÖN